Kayıtlar

Kaciyorum.

Merhaba,  Bir suredir dusunuyordum, acaba yazmak iyi gelir mi diye. Muhtemelen cevap evet, ama insan pat diye de yazamiyor ki. Bi giris, gelisme lazim degil mi?  Vaktim mi yok, yoksa acaba dusuncelerimden mi kaciyorum? Kactigim o dusunceler beni her ozel gunde, ya da her uyku tutmayan gecede gelip bulmuyor mu sanki? Kaciyorsam da cok da uzaga kacamiyorum sanki.. Bazen olumun bes evresinden geciyormusum gibi geliyor. Cunku olum gibi bisey oldu, ama kimse olmedi.. Neydi hakkaten olumun bes evresi? Dogru ya, olumun degil, yasin bes evresi. E yas da zaten sadece birisi olunce tutulmuyor. Keza birisi olmedi bu sefer, ama galiba yas tutuyorum ben.  Bir zamanlar bu bloga ask acisi gibi seyler yazardim. Guzel gunlermis onlar. Gunler hala guzel, ama dertlerin en buyugunun cok da degmeyecek bi adam icin uzulmek oldugu gunler, aslinda dertsiz gunlermis. Duzelebilir, degisebilir, gencsin, zaman var, umut var, ne bileyim. Baskasi seni sever, sen baskasini seversin. Kucumsedigimden de ...

Bogulmak

 Ne kadar zamandir yazmiyorum. Bu sefer eski postlara bakip kaybolmamak icin hic onlari okumadan bu bos sayfaya geldim. Cunku biliyorsunuz eski postlara dalip hicbir sey yazmadan cikmak bir ritueldir benim icin. Sik sik kendimi dusunurken buluyorum, yazmak bana iyi geliyor, yazmayi seviyorum, e neden yazmiyorum diye. Bilmem. Yazmiyorum iste. Bir kitap okuyorum bu aralar, ismi 'Anxious People'. Kitap kulubunun son kitabi cok depresifti diye 'feel good' bi kitap secelim dedik bu ay, ben de oldukca endiseli bi insanim diye bu kitabi onerdim, fakat sanki kitap beni daha cok gerdi, merakla sonunu bekliyorum, umdugumuz gibi iyi hissettirecek mi diye. Kitapla kavga suredursun, icindeki bir cumle bana cok eski bi animi hatirlatti. Anamur'dayiz, alabalik ciftligine piknige gitmisiz. Ciftlik bir nehrin yanina konuslandirilmis, ve nehirden buz gibi sular akiyor. Ayagimizi icinde en uzun tutma yarismasi falan yapardik. Karpuzlar biralar nehirde sogurdu. Gercekten soguktu, cok u...

Dışarda Corona, Evde Corona

Merhaba. Bu sefer önceki yazıları okumadan geldim... Çok garip zamanlardan geçiyoruz, üstüne bir de hiç keyfim yok. Ne evde huzurum var, ne işte huzurum var, üstüne bir de eve tıkıldık kaldık, ailemizin yanına gidemez, sağlığından endişe eder olduk... Öyle işte saçmasapan... Bazen düşünüyorum, dünya o kadar saçma bir hal aldı ki, belki de iyi oldu annemin görmediği bu günleri? Ne aptalca bir teselli bu değil mi? Aptalca olduğunu bile bile insan düşünmeden edemiyor. Belki görecek güzel günler yokmuş zaten. Sadece göz yaşı, acı, sıkıntı varmış. O yüzden işte, diyorum ki bazen, belki de iyi olmuş. Az önce google'a sordum, bilmiyor. Aort anevrizmasından ölenler acı çekerler mi? Çok ani oluyormuş ya hani, belki öyle birden bir huzura kavuşmuştur... Öyle midir acaba? Bazen öyle üzülüyorum ki bir kez daha sarılamayacak olmama. Öyle ki sanki bir kez sarılsam hiçbir derdim kalmazmış gibi geliyor. Öyle pişmanım ki günlerce saatlerce doya doya sarılmadığıma. Belki de bu yüzden rüyalar...

Sol Baştan Say

Artık kendime yılda bir bloga uğradığımda önce yazılanları okumayı yasaklamam lazım! Yine dokundu yazdıklarım kendime tabi ki. Bir de bi anda bir yıl önceki snapshot'a dönmek ne garip oluyor. Ne aynı kalmış, ne değişmiş görmek insanı çok şaşırtıyor. Ne önemliymiş, ne değilmiş. Ve zaman yine ne çabuk geçmiş. Visa slavery dedim durdum ama kalıcı oturum almama 1-2 ay kaldı, süreç başladı hatta, bir randevuya gidip alması kaldı diyebilirim. İş değiştirmeyi düşünmüyordum aslında ama ona rağmen içimde bir rahatlık hissi yok desem yalan olur. Köleliğimiz bitecek mi? Çok yakında! Bu işler çok enteresan aslında, sabbatical denen bir kafa izni var burada, nam-ı diğer ücretsiz izin. Geçen sene ortaları bu zamanlar için kalıcı oturum alınca sabbatical alırım, dolaşırım, tatile giderim, yapmak istediğim diğer şeylere vakit ayırırım falan gibi kabaca bir düşüncem vardı. Sonra iş yerinde önüme bir havuç tutturdular, koşmaya başladık yine. Ücretsiz izin düşüncesi şimdilik rafa kalktı gibi ama...

Domates Biber Patlıcan

Yine her zamanki gibi blog'a uğradım ve önceki yazıları okumadan, göz yaşı dökmeden geçemedim. Sonra acaba hep üzgün yazılar mı yazacağım diye düşündüm. Aslında niyetim bu değil ama dijital de olsa elime kağıt kalem alınca melankoliye boğulmadan, içime dönmeden duramıyorum sanırım. Çok bunaldığımı hissediyorum bu aralar. Kontrolü elimde olmayan bir şeyler oluyormuş ve ben sürekli sürükleniyormuşum gibi hissediyorum. Visa slavery diyorlar ya hani, buna taktım kafayı. Sanki vize köleliğim bittiği gün her şey mükemmel olacakmış gibi. Biliyorum olmayacak ama seçememek, zorunda hissetmek beni biraz yordu sanırım. Gün sayıyor gibi hissediyorum kendimi günlere odaklanmadan. Günler böyle zor geçerken öte yandan bir bakıyorum 4 sene geçmiş. Şaka maka kalkıp gelişimden bu yana 4 koca sene geçmiş ve düşünüyorum da ne çok şey değişti. Değişmeye de devam ediyor. Dursun istiyorum her şey olduğu gibi kalsın, olmuyor. Bazen kafamdan geçenleri etrafıma söylemeyi bırak kendime bile itiraf edemiy...

Filmler ve Cenazeler

Bazı şeyleri filmlerden falan öğreniyoruz ve resmen yanılıyoruz. Annemin cenazesinde gelenlere bir kaç satır bir şeyler söyleyebileceğimi sanmıştım, Londra-İstanbul uçağında aklımdan geçen tek şey buydu. Filmler dedim diye iyice salak yerine koydunuz beni, öyle şaşalı şeyler falan hayal etmedim. Bir kalabalık olur defin esnasında ya da öncesinde ve ben iki üç kelime söyleyebilirim diye düşündüm sadece. Sonra Mir'le paylaştım bu düşüncemi, bana cenazelerin benim düşündüğüm gibi olmadığını söyledi.  Öyle olmuyormuş. Avlu dizisini izlemeye başlamıştım bu ara, hapishane dizisi, biraz aksiyon olur, değişik konular işlenir falan diye, Demet Evgar'ı da severim, 10.  bölümde kadının kızını öldürdüler. Türkiye'deki 3 saatlik diziler sağolsun bir cenazenin nerdeyse tüm detaylarını gösterdiler. Yaşanana yakın olmasına rağmen o bile gerçek hayatta olduğu gibi değildi. Din kültüre dönüşüyor inansan da inanmasan da kaçamıyorsun dinin getirdiklerinden. Mesela annemin cenazesi...

Ölümle Tanışmak

Merhabalar yeniden, Son zamanlarda, özellikle işe yürürken, metrodan çıkıp o kalabalık, herkesin olabilecek tüm kombinasyonlarda farklı yönlere koşturduğu tren istasyonundan geçtikten sonra, ancak orayı iyi bilen birinin bilebileceği bir kestirmeden, çöp kutularının ve taksilerin yanından geçerken, ölüm hakkında düşünür buluyorum kendimi. Ölüm hakkında düşünüyorum ama depresif düşünceler değil. Daha çok ölümle tanışmam ve hayatıma dokunduğu noktalar, neler hissettiğim ve hissettiklerimin ne kadar değiştiği. Bu ve bu gibi şeyler sanki bir yazı yazarmışımcasına aklıma geliyorlar, fakat sonu hiç yok. Eğer o düşünceler bir hikaye olsalardı yani, sonu havada kalırdı hikayemin. Nereye bağlanacaklarını bilemediğimden olsa gerek. Böyle bir hikaye yazılsaydı herhalde sonu benim kendi ölümüm olurdu. Düşününce mantıksız da değil aslında. Genelde bloga uğradığımda önceki yazdığım bir kaç yazıya takılmadan edemiyorum. Bir ritüel gibi, geliyorum, anı defterlerini bir karıştırıyorum, bazen unut...