Kayıtlar

uzun boylu çocuk etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

selam söyle.

Ne zaman üzerime aynı adidas montu giysem ve tunalı'ya gitsem, uzun boylu çocuk'un abisiyle karşılaşırım ben. Çağırıyo muyum nedir anlamadım bu tesadüfleri. Uzun boylu çocuk'tan çok gördüm zaten kendisini ayrıldık ayrılalı.  Neyse onunla ayaküstü sohbet hep çok tatlıdır çünkü kendisi çok tatlıdır, garip olan 4 seneni beraber geçirdiğin, beraber büyüdüğün, bugün seni sen yapan bir çok şeyi sana katmış olan insan için, "tamam görüşürüz, uzun boylu çocuk'a selam söyle" demek, diyebilmek. Selam.

terbiye.

Şimdilerde Can Dündar'ı ezmek karalamak falan moda oldu gerçi ama ben severim kendisini eskiden beri. Zamanında "İçine Atan" isimli yazısı da nedense çok oturmuştu içime. İçine atan biri olduğumdan değil, aksine içime atamazken etrafımın içine atanlarla çevrili olmasından. Nedense dedim ama biliyorum aslında nedenini, benim, uzun boylu çocuk'a söylemek isteyip de bir türlü anlatamadığım şeyleri bir çırpıda özetleyiveriyordu yazı, benim çırpınıp çırpınıp sonuca varamayınca tek başınayım sandığım zamanların aksini kanıtlayıveriyordu. Bir tek uzun boylu çocuk da değildi, şimdi farkettim de bir takma isimle bile burada yer alamamış eski bir dosta da nanik yapıyordu bu yazı zamanında. Sonra anlaşıldığı üzre o dost, eski bir dost oluverdi. Çok kolay olurdu bir anda döküvermek sözleri ama olmuyor nedense bu sefer, bu sefer korku var. İçimden atıp kurtulmak ne kolay olurdu halbuki, zaten hiç anlayamadım içine atan insanları, ne zor şeymiş arkadaş, insanın zihni bir dakika dur...

fotoğraf

Görmek istemem yüzünü, tanıdıksın çünkü çok, sanki eski hallerimin ucuz bir kopyası gibi, görmek istemem o yüzden yüzünü. Gözlerin aynı, kaşların aynı, muhtemelen aynı yine sözlerin. Ne var ki tanımam derinin arkasındakini artık. Birileri seni çalmış da, bedenini maske etmiş kendine adeta. Direnmemiş, teslim etmiş gibisin kendini iki ayakkabı bağcığına. Yüzünün ardında, hem çok tanıdıksın, hem çok uzak. Hem uzaksın, hem yabancı. Karar verdim, en çok bu halini seviyorum, uzakta, mutlu, durgun ama umutlu. Ve karar verdim en çok bundan nefret ediyorum ya, farklı, yeni, istekli ve yine güzelsin eskisi gibi.. Görmek istemem yüzünü, tanıdıksın çünkü çok, sanki eski hallerimin ucuz bir kopyası gibi, işte bu yüzden görmek istemem yüzünde yüzümün hüznünü.

kılıf

Kılıfında duruyor, daha yeni alınmış, tozlanmamış kullanılmamış, yıpranmamış ve henüz güneş görmemiş. Safça. Kılıfında duruyor kış uykusunda uyurcasına. Ne çıkmak ister alıştığı kılıfından, ne de kalmak orda sonsuza kadar. Hiç karar veremedi, bocalar durur. Sever ama kılıfını, yumuşak, sıcak, sevecendir kılıfı. Bulur mu ki bir başka kılıf daha bir gün başını çıkarsa dışarıya? Kaplumbağa misali evini sırtında taşıyacak değil ya ama yıllarca. Bilemez, bocalar durur, hiç çıkmadı daha kılıfından. Yepyeni daha. Daha beyazlığının farkında değil, görmedi ki hiç güneş ışığı, parlasın ışığında. Öyle geçer günleri, huzurlu bazen, bazense sıkıntılı, merak eder dışarıyı. Güvense mi, yoksa atlasa mı tehlikeye karar veremez, bocalar durur. Bocalamayla karışık, geçer günleri. Çok da sorgulamaz, sorgulasa da karar veremez, bocalar durur. Sonra sonra anlar bizimki, biri lazım, bir el lazım ona. Ya mahvetmek için, ya da mükemmelleştirmek için her şeyi. Terli bir el muhakkak çekip çıkarmalı ki parmak izl...

değişiklik

Kimse inkar etmedi ki değişebileceğini, değişmedi sadece. Belki istemediler, belki de yapamadılar, ama en azından inkar etmediler... Şimdi garip olan uzaktan bakınca, eskiyen tozlu sarı yüzlerin üstünde bir ton boya, oraya buraya sıçramış, sürrealist bir çalışmaymışçasına, üstelik yakışmışlar da sarıya. Açık ya da koyu değil, gecikmiş renkler bunlar. En çok da gecikmiş maviler, ve gecikmiş bordolar. Üzerlerinde bir heves, yasakları yıllar sonunda delmiş, parçalamış, yıkmış, ve gelip baş köşeye oturmuşlar gibi. O sapsarı katılığa inat 'hevesli' gecikmiş maviler, ve bordolar. Üstelik eski arkadaşları da yanında, aynı, aynı doğallık ve sıcaklıkta. Tek eskiyen ve değişense ortada, her zamanki gibi, apaçık ortada... Hepsi, bir arada, öylece duruyorlar, etkilerinden habersiz, sadece etraflarındaki diğer renklere yakışmaya çalışarak, tek dertleri şimdiye ayak uydurmak. Zorlanmıyorlar da, acıta acıta bizleri, zorlanmıyorlar, kendileri gibi etrafları da yeni çünkü, bir tek sarılar kalm...

güneye inilesi

uf ne kadar gerzekçe bir şey bu. bu insan beyni kalbi her ne haltıysa işte ne garip çalışıyor böyle ya! 21 gramlık bir şeysin işleri bu kadar karıştırmaya gerek var mı allaasen diye sorası geliyor bazen insanın. şimdi seni tanımam etmem, iki sohbet ediyoruz o kadar da hani şimdi moralim bozukken neden sen olsan burda geçecekmiş gibi hissediyorum sıkıntım. gerzekçe bir şey değil mi bu. hem de nasıl gerzekçe. öte yandan sinirim bozuluyo beyfendiyle karşılaşmalar, arkadaşıyla 40 yılda bir edilen sohbetlerde hiç beyfendinin adının geçmeyişinin verdiği sıkıntı falan, böyle bi hata mı ettim ki lan lar, la ilerde konuşsak çoook ilerde acaba evlenir miydim onla fikirleri, kendi hayatıma kendim mi sıçtım yoksa kendi kendimi kendim mi kurtardım çelişkileri, sonra amaan ne saçmalıyosun diye kafaya vurmalar, vurmalar da, niye yalnızım diye sormalar. yalnız kalpler de atarlar taam mı?